9/10/2007
Tersine gitmeyi becerebilmek...
Sosyalizmin çözülüşüyle birlikte, dünya ölçeğinde yitirilen 'ideolojik hegemonya' olsa olsa kendi yolunda yürümeyi becerenler sayesinde kazanılabilir. Hiç de saygı duymadığına saygı duymadığını bağıra bağıra haykırarak, yani herkes Mersin'e giderken, kimi zaman, bile isteye tersine gitmeyi göze alarak...

Marks, Engels ve Lenin gerektiğinde tersine gitmeyi becerebildikleri için arkalarında silinmez izler bıraktılar.
24.08.2006
Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses'e en gıcık olduğu günlerden birinde mikrofonu ağzına uzatan magazin muhabirine şöyle demişti: "O benim büyüğümdür. Saygı duyuyorum!" Tatlıses, Kırmızıgül aleyhinde bir araba laf etmiş ama o, bunlara yanıt vermek yerine "saygı" duymakla yetinmişti. Kısa sürede 'saygı'nın bu manada kullanılan çeşidi, televizyonların magazin programlarında yerli yersiz sürekli görünenler arasında moda bile oldu. Alişan, 'Prestij ailesi'nden ilk ayrılan Özcan Deniz için, Hilmi Topaloğlu başka bir şirket kuran kardeşi Mustafa Topaloğlu için... Herkes sinir olduğu ve aslında küfür etmek istediği başkaları hakkında alenen 'saygı' duymaya başlayıvermişti ki, bu çok geçmeden halk arasında komik bir replik haline dönüşüverdi.
Askerliğini yapıp tekrar köyüne dönen adamın hikayesini de yıllar önce babam anlatmıştı: Adam, 'ben neler görmüş adamım' dercesine etrafına durmaksızın tafra atar, kibar görünmek adına ağzını büzerek, herkese yerli yersiz teşekkür edermiş. Köylülerse teşekkür etmenin manasını bilmez, bu sonradan görmeye içten içe öfke büyütürlermiş. Bir gün biri dayanamamış taşı gediğine koyduğunu sanarak yüklenmiş bizim tafracıya: "ben de senin babanın ağzına teşekkür ederim."
İnsan, bu türden laf cambazlıklarının ne kadar masumane olabileceğini, ülkeleri ve hatta tüm insanlığı büyük ölçüde dehşete sürükleyen olayların eşliğinde türetilen laf cambazlıklarına tanık oldukça daha iyi anlıyor.
Hiç düşündünüz mü; 19 Aralık 2000'de 20 cezaevinde zamandaş olarak düzenlenen ve 32 insanın canına mal olan katliamın adını, 'Hayata Dönüş Operasyonu' koymak, nasıl bir kafa yapısının üretimi olabilir acaba? Sizce de çok garip değil mi, bir seri cinayetin adını 'hayata dönüş' diye adlandırmak... Örneğin bir katil mahkemede kendini savunurken, "amacım hayata döndürmekti" deseydi, hakimin ona yanıtı ne olurdu sizce?
Beterler arasından bir başkası daha: 11 Eylül 2001'de New York'taki ikiz kulelere yönelik saldırının ardından kabasına şiş saplanmış boğaya benzeyen ABD, Afganistan'ı işgal sürecinde, çocuk, kadın, yaşlı demeden bombaları Afgan halkının tepesine yağdırırken, sürdürdüğü savaşın adını "Sınırsız Özgürlük Harekatı" diye lanse etmemiş miydi? İşgal ederken ve özgürlük kelimesini akla getirmek... Bir halkla ilişkiler dehası değilse bu nedir? Yani bunlar öldüren işgalci değil, aynı zamanda özgürleştiren işgalciler...
İğrenç politikalarını yaşamımıza egemen kılmaya, onun adına alıştırmakla başladıklarını siz de fark ettiniz mi? Örneğin dünyayı yıkıma uğratan iki büyük savaşa imzasını atan, sonrasında halkların kurtuluş savaşlarını bastırmak için ezilenleri ve yoksulları inim inim inleten ama bu süreçte ipliği iyice pazara çıkmış olan emperyalizm, artık yeni ve hepimizi kendi içine çekmeyi hedefleyen bir kimlikle çevremizde dolanıyor. Küreselleşme diyorlar ona pentagonun akıldaneleri. Dahası 'bizler ve onlar' var artık dünya yüzeyinde: İyiler ve kötüler yani.. Ve iyilerin dünyasında yer almak, uygarlık trenini kaçırmamak için cümlemizin yoğun bir seferberlik içine girmemesi çok ama çok büyük ayıp olur!
Proletaryaya 'elvada' diyeli ise hayli zaman geçti. Onun yeller esen yerine aday çeşitli terimler var elbette. Örneğin çalışan kesim diyorlar. Bu kesim, 'toplam kalite yönetimi' ile yönetimin bir parçası olarak bile değerlendirilebiliyor. 'Üreten biziz yöneten de biz olacağız' diye bağıran ama bunu öncesinde bir türlü elde edemeyen proletarya, yerini 'toplam kalite yönetimi' ile patronu ve yöneticileriyle 'daha kaliteli üretim' ortak hedefi için, el ele tutuşmuş, 'çalışan kesim'e bıraktı çoktan beridir. Sınıf mücadelesi gerçeğinden, artı değer sömürüsünden, patronla işçinin hedeflerinin taban tabana zıt olduğundan söz etmek isteyenlere uzaylı muamelesi çekilmesi de çok anlaşılır. Çünkü sınıflar mücadelesi, bir zamanlar değil, bugün ve sınıfların yok olduğu komünizme kadar gelişim dinamiklerinin belirleyici unsuru olmaya devam edecek...
İşte, komünistleri, burjuva ideologlarından ayırt eden en önemli nokta burada belirginleşiyor. Yani demem o ki; kim gerçeği, asli niteliklerinden soyutlayarak sunmaya çalışıyorsa, o aslında bir burjuva lafazanından başka bir şey değildir. Sovyetler Birliği ve doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizm hıza çözülürken, Küba'nın dimdik ayakta kalmayı becermesi, bu noktada verilebilecek en çarpıcı örneklerden biridir. O anlı şanlı 'sosyalist blok', türlü kılıflar üretip kapitalizme doğru pupa yelken yol alırken, Fidel Castro ve Kübalı komünistler, 'özgürlük', 'refah' gibi söylemlerin arkasında, kendilerini yutmaya hazırlanan kocaman mideyi görmeyi başardıkları için bugün dünyanın öbür yakasında bir yıldız gibi parlamayı başarmış durumdalar.
Bu yüzdendir ki, komünistler sadece bu ülkede değil, bütün dünyada, doğrudan bir söyleme sahip olmaları, doğruları savunmaları, ve gelip geçici ittifakların rüzgarlarının etkisine kapılmamaları ile farklılıklarını ortaya koyabilirler. Sosyalizmin çözülüşüyle birlikte, dünya ölçeğinde yitirilen 'ideolojik hegemonya' olsa olsa kendi yolunda yürümeyi becerenler sayesinde kazanılabilir. Hiç de saygı duymadığına saygı duymadığını bağıra bağıra haykırarak, yani herkes Mersin'e giderken, kimi zaman, bile isteye tersine gitmeyi göze alarak...


