Tersine gitmeyi becerebilmek...

Sosyalizmin çözülüşüyle birlikte, dünya ölçeğinde yitirilen 'ideolojik hegemonya' olsa olsa kendi yolunda yürümeyi becerenler sayesinde kazanılabilir. Hiç de saygı duymadığına saygı duymadığını bağıra bağıra haykırarak, yani herkes Mersin'e giderken, kimi zaman, bile isteye tersine gitmeyi göze alarak...

 

 

Marks, Engels ve Lenin gerektiğinde tersine gitmeyi becerebildikleri için arkalarında silinmez izler bıraktılar.

 

24.08.2006

Mahsun Kırmızıgül, İbrahim Tatlıses'e en gıcık olduğu günlerden birinde mikrofonu ağzına uzatan magazin muhabirine şöyle demişti: "O benim büyüğümdür. Saygı duyuyorum!"   Tatlıses, Kırmızıgül aleyhinde bir araba laf etmiş ama o, bunlara yanıt vermek yerine "saygı" duymakla yetinmişti. Kısa sürede 'saygı'nın bu manada kullanılan çeşidi, televizyonların magazin programlarında yerli yersiz sürekli görünenler arasında moda bile oldu. Alişan, 'Prestij ailesi'nden ilk ayrılan Özcan Deniz için, Hilmi Topaloğlu başka bir şirket kuran kardeşi Mustafa Topaloğlu için... Herkes sinir olduğu ve aslında küfür etmek istediği başkaları hakkında alenen 'saygı' duymaya başlayıvermişti ki, bu çok geçmeden halk arasında komik bir replik haline dönüşüverdi.

Askerliğini yapıp tekrar köyüne dönen adamın hikayesini de yıllar önce babam anlatmıştı: Adam, 'ben neler görmüş adamım' dercesine etrafına durmaksızın tafra atar, kibar görünmek adına ağzını büzerek, herkese yerli yersiz teşekkür edermiş. Köylülerse teşekkür etmenin manasını bilmez, bu sonradan görmeye içten içe öfke büyütürlermiş. Bir gün biri dayanamamış taşı gediğine koyduğunu sanarak yüklenmiş bizim tafracıya: "ben de senin babanın ağzına teşekkür ederim."

İnsan, bu türden laf cambazlıklarının ne kadar masumane olabileceğini, ülkeleri ve hatta tüm insanlığı büyük ölçüde dehşete sürükleyen olayların eşliğinde türetilen laf cambazlıklarına tanık oldukça daha iyi anlıyor.

Hiç düşündünüz mü; 19 Aralık 2000'de 20 cezaevinde zamandaş olarak düzenlenen ve 32 insanın canına mal olan katliamın adını, 'Hayata Dönüş Operasyonu' koymak, nasıl bir kafa yapısının üretimi olabilir acaba? Sizce de çok garip değil mi, bir seri cinayetin adını 'hayata dönüş' diye adlandırmak... Örneğin bir katil mahkemede kendini savunurken, "amacım hayata döndürmekti" deseydi, hakimin ona yanıtı ne olurdu sizce?

Beterler arasından bir başkası daha: 11 Eylül 2001'de New York'taki ikiz kulelere yönelik saldırının ardından kabasına şiş saplanmış boğaya benzeyen ABD, Afganistan'ı işgal sürecinde, çocuk, kadın, yaşlı demeden bombaları Afgan halkının tepesine yağdırırken, sürdürdüğü savaşın adını "Sınırsız Özgürlük Harekatı" diye lanse etmemiş miydi? İşgal ederken ve özgürlük kelimesini akla getirmek... Bir halkla ilişkiler dehası değilse bu nedir? Yani bunlar öldüren işgalci değil, aynı zamanda özgürleştiren işgalciler...

İğrenç politikalarını yaşamımıza egemen kılmaya, onun adına alıştırmakla başladıklarını siz de fark ettiniz mi? Örneğin dünyayı yıkıma uğratan iki büyük savaşa imzasını atan, sonrasında halkların kurtuluş savaşlarını bastırmak için ezilenleri   ve yoksulları inim inim inleten ama bu süreçte ipliği iyice pazara çıkmış olan emperyalizm, artık yeni ve hepimizi kendi içine çekmeyi hedefleyen bir kimlikle çevremizde dolanıyor. Küreselleşme diyorlar ona pentagonun akıldaneleri. Dahası 'bizler ve onlar' var artık dünya yüzeyinde: İyiler ve kötüler yani.. Ve iyilerin dünyasında yer almak, uygarlık trenini kaçırmamak için cümlemizin yoğun bir seferberlik içine girmemesi çok ama çok büyük ayıp olur!

Proletaryaya 'elvada' diyeli ise hayli zaman geçti. Onun yeller esen yerine aday çeşitli terimler var elbette. Örneğin çalışan kesim diyorlar. Bu kesim, 'toplam kalite yönetimi' ile yönetimin bir parçası olarak bile değerlendirilebiliyor. 'Üreten biziz yöneten de biz olacağız' diye bağıran ama bunu öncesinde bir türlü elde edemeyen proletarya, yerini 'toplam kalite yönetimi' ile patronu ve yöneticileriyle 'daha kaliteli üretim' ortak hedefi için, el ele tutuşmuş, 'çalışan kesim'e bıraktı çoktan beridir. Sınıf mücadelesi gerçeğinden, artı değer sömürüsünden,   patronla işçinin hedeflerinin taban tabana zıt olduğundan söz etmek isteyenlere uzaylı muamelesi çekilmesi de çok anlaşılır. Çünkü sınıflar mücadelesi, bir zamanlar değil, bugün ve sınıfların yok olduğu komünizme kadar gelişim dinamiklerinin belirleyici unsuru olmaya devam edecek...

İşte, komünistleri, burjuva ideologlarından ayırt eden en önemli nokta burada belirginleşiyor. Yani demem o ki; kim gerçeği, asli niteliklerinden soyutlayarak sunmaya çalışıyorsa, o aslında bir burjuva lafazanından başka bir şey değildir. Sovyetler Birliği ve doğu Avrupa ülkelerinde sosyalizm hıza çözülürken, Küba'nın dimdik ayakta kalmayı becermesi, bu noktada verilebilecek en çarpıcı örneklerden biridir. O anlı şanlı 'sosyalist blok', türlü kılıflar üretip kapitalizme doğru pupa yelken yol alırken, Fidel Castro ve Kübalı komünistler, 'özgürlük', 'refah' gibi söylemlerin arkasında, kendilerini yutmaya hazırlanan kocaman mideyi görmeyi başardıkları için bugün dünyanın öbür yakasında bir yıldız gibi parlamayı başarmış durumdalar.

Bu yüzdendir ki, komünistler sadece bu ülkede değil, bütün dünyada, doğrudan bir söyleme sahip olmaları, doğruları savunmaları, ve gelip geçici ittifakların rüzgarlarının etkisine kapılmamaları ile farklılıklarını ortaya koyabilirler. Sosyalizmin çözülüşüyle birlikte, dünya ölçeğinde yitirilen 'ideolojik hegemonya' olsa olsa kendi yolunda yürümeyi becerenler sayesinde kazanılabilir. Hiç de saygı duymadığına saygı duymadığını bağıra bağıra haykırarak, yani herkes Mersin'e giderken, kimi zaman, bile isteye tersine gitmeyi göze alarak...

Özgür Üniversite resmi tarihle kavgalı

Özgür Üniversite kitaplığı sessiz sedasız büyüyor. Yayımlanan kitaplar arasında en çok dikkat çekense, Atatürkçülük temellerine darbeler indirecek olan 'Reel Atatürkçülük'


30.03.2007
Özgür Üniversite kitaplığı görmezden gelindiği için pek dikkatleri üzerine çekmese de, sessiz ve derinden büyümeyi sürdürüyor. Kavram Sözlüğü'nün ikinci cildi çıktı, örneğin. Editörlüğünü Fikret Başkaya'nın yaptığı Kavram Sözlüğü, küresel kapitalizmin hızla içini boşalttığı bizi bize ve bizi başkalarına anlatmada biricik silahımız olan kavramları yeniden ayakları üzerine dikmede çok iddialı. Resmi Tarih Tartışmaları'nın ikinci cildi çıktı, örneğin. Yine Başkaya'nın editörlüğünü yaptığı kitap, yığınların kendi asli sorunlarından uzaklaştırılıp, egemenlerin soru ve sorunlarına tabi kılındığı her dönemde oldukça anlamlı.
Samir Amin'in Liberal Virüs'ü çıktı, örneğin. ABD'nin tankı, topu, akıllı ölüm makinalarıyla dünyaya her geçen gün daha fazla egemen hale geldiği bu karanlık günlerde, tüm bu cehennemi toplamın bir de 'demokrasi ihracı' diye tanımlanması yok mu? Samir Amin tam da bunu dert edinmiş. Liberal Virüs'ün anlatmak istediklerini, "Egemen medyanın inandırmaya çalıştığının aksine, söz konusu olanın dünyanın tamamına demokrasi projenin yayılmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yok. Ne Irak'ın ne de herhangi başka bir bölge ülkesinin demokratikleştirilmesi söz konusu değil. Amaç, Irak petrolünde olduğu gibi, kaynakları yağmalamak. ABD on iki yıldır, Kuveyt'i işgal altında tutuyor: Orada herhangi bir demokratik gelişme oldu mu? Bu zaman zarfında Amerikan Kuveyti'nin yaptığı yegane yasal düzenleme, ABD'nin her türlü eleştirisini yasaklayan ifade özgürlüğünü daha da sınırlamaktan ibaretti" cümlesi hayli derli toplu biçimde özetlemekte...
Özgür Üniversite kitaplığı bir süredir yaygın medya tarafından görmezden gelinmeseydi, en fazla maraz çıkaracak olan kitap ise hiç kuşkusuz, Fikret Başkaya'nın kaleme aldığı Reel Atatürkçülük olurdu. Kitaptaki her cümle, özellikle Atatürkçüler tarafından inşa edilen 'Atatürkçülük'ün temellerine esaslı darbeler indirecek nitelikte. Başkaya kitabında, Atatürkçülük'ün tam bağımsızlıkçı, anti-emperyalist dolayısıyla mazlum halklara ilham veren bir öğreti olduğu; bir modernite ve aydınlanma devrimi olduğu tezleri ile halen Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) de amblemi olan ünlü 'altı ok'u sorguluyor.
Başkaya'ya göre Atatürkçülük'ün anti-emperyalistliği sadece sonradan uydurulmuş değil, aynı zamanda bilim dışı. Çünkü bir hareketin anti-emperyalist olması için aynı zamanda anti-kapitalist olması gerekir ki, Atatürkçüler aksine devlet eliyle kapitalist yetiştirdiler.

Atatürkçülük ve modernite
Yine kitapta Atatürkçülük'ün modernite ile ilgisinin olamayacağına ilişkin tez ortaya atılırken kullanılan şu ifade de çok çarpıcı: "Akıl almaz bir çelişki de 'kurtarıcı', 'kurtarılmışlık' söylemidir. Modernite devrimi yaşamış bir ülkede ve toplumda böyle bir şey asla söz konusu olamazdı. Bir tek şahsiyetin bir ülkeyi ve halkı kurtardığı, 'yedi düveli yendiği', o halka sadece bir vatan değil, cumhuriyet ve inkılâplar ihsan ettiğine inanan bir toplum, modernlik, demokratiklik, ilericilik, çağdaşlık vb. iddiasında bulunabilir mi?"
Reel Atatürkçülük'ün resmi ideolojinin fabrikatörlerince bu denli sessizlikle karşılanması özel bir hayret noktası. Ve ama diğer yandan, Atatürkçülük'e anti-laik cepheden saldıran dinci yazarların birbirini tekrar eden kitaplarından gına gelmişken, Fikret Başkaya'nın tehlikeli sularda yüzmeyi göze alan bilimsel nitelikli bu incelemesinin önemli bir boşluğu doldurmaya aday olduğuna da kuşku yok.

 

KAVRAM SÖZLÜĞÜ
Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007, 709 sayfa, 30 YTL.


REEL ATATÜRKÇÜLÜK
Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007, 288 sayfa, 12 YTL.

Belleği diri tutmak için

Ezilenleri kendi kimliğine yabancılaştıran egemen dile karşı bir dil oluşturmak mümkün mü? Yanıtı, Başkaya'nın 'Kavram Sözlüğü'nde...


22.01.2006
Eskiler 'mefhum' derlerdi; ortamlarda daha havalı görünmek isteyenler ise 'nosyon'u tercih etti. Sözlükteki anlamıyla "bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı"ndan, yani 'kavram'dan söz edeceğiz. Uzun süreler anılmazsa küsüp toplumsal toplumsal belleğimizin dağarcığını sessiz sedasız terk eden; kimi kez de yaşadığımız verili ilişki ve çelişkiler toplamına asla denk düşmediği hâlde, toplumsal körleşmenin en kara noktasında saklanıp, uygun anı yakalayınca da sinsice aramıza sızan kavramlardan...
Ardında otuz iki ölü, onlarca yaralı ve yıllar boyu asla silinemeyecek büyük travmalar bırakmışlığına nazire olsun diye uydurulmuş 'Hayata Dönüş' kavramının -olumlu ya da olumsuz anlamıyla zikredilsin fark etmez- bütün zorbalığıyla günlük dilimize yerleşmesi, kaç kişiyi ne kadar düşündürmüştür acaba? Gencecik insanlar tecrit edildikleri daracık F tipi hücrelerde beyaz ölümün kucağına itilir, birer ikişer çıldırırken, bu vahşetin 'modern oda sistemi' diye adlandırılması kaç kişinin derdi olmuştur bu ülkede? Ya da 'bunlar aynı türün soyu' dedirtircesine, ABD, Afganistan'ı işgal edip köleleştirirken, bu derin yoksulluğun üzerine kustuğu ölümü 'Sınırsız Özgürlük Harekâtı'diye yutturmasını kaç kişi güçlü bir refleksle reddetmiştir? Birileri tamamen şuurunu yitirmişçesine 'elveda proletarya' diye çığlıklar atar ve bu garabet hiç de azımsanmayacak bir kesitin ruhunu çelerken, "yerkürenin ezici çoğunluğunun neden hâlâ zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yok" sorusu acaba toplumsal aklın bir yerine tutunabilmiş midir?
Kullandığı kavramları hayatla sınayanların, günlük dilde kesin zaferini ilan etmiş görünen saçmalıklar dizgesindeki hissedilir artışa şaşırmaması işten değildir. Yeter ki doğru sorular sorulabilsin ve ısrarla bu soruların doğru yanıtları aransın.
Örneğin işçi ile patron kavramları, 'Toplam Kalite Yönetimi' kavramına içerilmiş, başkalaştırılmış hâliyle, çalışan nüfusun her gün sabahın kör karanlığından akşamın son karanlığına dek süren ve nedense hep aynı zenginleri daha da varsıllaştırma uğraşına ne kadar uygundur? Emperyalizm, 'küreselleşme' diye anılalı beri sömürge halklara gül dağıtmakta ve daha mı az kan dökmektedir? 'Avrupa Birliği', herkese örnek gösterdiği demokrasisi ile şişinip, üçüncü dünya ülkeleri entelijansiyasının başını döndürdükçe, sömürgen karakterini unutturup, üşüyenlere ve açlara kanat germiş anaç bir tavuğa mı dönüşmektedir? Sömürü kavramı 'piyasa ekonomisi'nin potasında eritilip, yaşananlar basit bir 'al gülüm ver gülüm' hikâyesi ile izah edilince, emekçi yığınların yaşam koşullarında düzelme mi kaydedilmektedir?
Soruları uzatmak mümkün ama gereksiz. Anlaşılan o ki, toplumsal hayatın her alanına egemen olanın, toplumsal bilince de hükmetmeye başlaması problemimizin asıl çerçevesini oluşturuyor. Dünyanın ezilen yığınlarını kendi kimliğine yabancılaştıran egemen dile ve o dilin kavramlarına karşı bir dil oluşturmak mümkün müdür? İşte bu asıl soruyu daha önce bazı makalelerinde yanıtlamaya çalışan Fikret Başkaya, bu kez editörlüğünü yaptığı kalın mı kalın Kavram Sözlüğü ile karşınızda.

Kavram Sözlüğü hangi ihtiyacın ürünü?
Birçok kavram dejenere edilmiş durumda. Sözlüğü hazırlamamızın birinci nedeni, bu dejenerasyonun önüne geçme çabası. İkinci neden ise kavramların sınıf mücadelesinin seyrine göre değişmesi. Örneğin artık Emperyalizm kavramı kullanılmıyor. Oysa Emperyalizm kavramını çokça kullandığımız 1980 dönemine göre durum çok daha vahim. Kapitalizm kavramı kullanılmıyor yerine piyasa ekonomisi kavramı geçirildi. Sosyal adalet en çok kullanılması gereken kavram çünkü kapitalizm sahneye çıktığından bu yana eşitlik bu kadar ortadan kalkmamıştı. Daha önceki yıllarda Sovyetler Birliği'nin ve ulusal kurtuluş savaşlarının varlığı, kapitalizmi sıkıştırıyordu. Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle birlikte ideolojik saldırılar da nicelik ve nitelik olarak arttı. Bunun karşısında kavramlardan hareketle bir duruş geliştirmenin gerektiğine inanıyorum.
Kavramların bu denli içinin boşaltılmasına nasıl izin verildi?
Sınıf mücadelesinin ezenler lehine dönmesi, ezilenlerin savunmaya geçmesi, toplumsal hareketlerin gerilemesini beraberinde getirdi. İdeolojik mücadele de zayıflayınca bu tablo ortaya çıktı. Ortalama kavramların egemen hale gelmesi aslında hâkim ideolojinin zaferidir. Zaten kavramların herkes için aynı anlama gelmesi hiçbir şart altında mümkün değildir. Ezen ile ezilenler arasında kavramlara yaklaşımda ciddi bir farklılık vardır ve olmalıdır da. Kavramların önemini hatırlatmak ve ezilen sınıflar açısından anlamının ortaya konulması, 'kazın ayağı öyle değil' demek içindir.
Ezilenler, kendi kavramlarını nasıl yeniden anlamlandıracaklar?
Birileri proletaryanın yok olduğunu iddia ederken, proletaryanın sokağa çıkarak 'ben bir yere gitmedim buradayım' demesi lazım. Bu mümkün. Çünkü kapitalizmin tarihine bakıldığında kapsamlı saldırıların hiçbir zaman karşılıksız bırakılmadığını görürüz. Christophe Colomb'dan sonra köle isyanları patladı. İlk sanayileşme döneminden sonra da isyanlar yaşandı. Üst üste saldırılar olacak ama bunun karşılığında hiç tepki olmayacak; bu, akla aykırı. Ama insanların uğradıkları saldırının boyutlarının bilincine varması ve bunun karşılığında doğru bir yanıt oluşturabilmesi için belli bir sürenin geçmesi gerek.
Sözlükteki kavramların tümü birer makale gibi yazılmış. Bu makaleleri yazacak kişileri belirlerken ölçütünüz ne oldu?
Sözlüğü hazırlarken, söz konusu kavramla ilgili daha önce çalışma yapmış, yüreği emekçilerin safında atan elli bir aydını tercih ettik. Bu kitapta yetmiş üç kavram var, yer veremediğimiz kırk kadar kavram da ikinci kitapta yer alacak. Bunun dışında bir de Resmi İdeoloji Sözlüğü hazırlıyoruz. Resmi ideolojinin eleştirisini amaçlayan bu çalışmanın içinde uzun makaleler yer alacak.


KAVRAM SÖZLÜĞÜ
Söylem ve Gerçek
Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Yayınları, 2005, 709 sayfa, 30 YTL.

12 Eylül'ü yargılamak bir düş mü?

 Dr. Gazi Çağlar'ın, 1988'de oluşturulan '12 Eylül rejimine karşı uluslararası mahkeme'nin belgelerini bir araya getirdiği '12 Eylül Yargılanıyor,' toplumsal hafızanın oluşumuna katkıda bulunma amacını taşıyor

 

12.09.2003
'General Kenan Evren ve onun Başbakanı Özal, Avrupa demokrasilerinin yöneticileri tarafından şaşaalı bir şekilde ağırlanırken, uluslararası şahsiyetlerden oluşan bağımsız bir kurulun, kamuoyuna ve özellikle de Avrupa ülkelerinin yöneticilerine, Avrupa'nın güney doğusundaki militarist 'demokrasinin' gerçek yüzünü hatırlatması çoktandır kaçınılmaz olmuştu... Ve inanıyorum ki, bu Uluslararası Mahkeme'nin vereceği hüküm, özgürlükler mücadelesi tarihinde, yirmi yıl önce Russel Mahkemesi'nin verdiği hükmün yanında altın bir sayfa olarak yer alacaktır."

Gazeteci Doğan Özgüden, 1988'de Almanya'nın Köln kentinde oluşturulmasında önemli katkılarının bulunduğu '12 Eylül rejimine karşı uluslararası mahkeme' ile ilgili beslediği umutları bu sözlerle dile getiriyordu. Hükmettiği yıllar boyunca; Türkiye'nin kader çizgisini eğip bükerek gelecek bilmem kaç kuşağın asla belini doğrultamayacağı koşulları planlayan, on binlerce insanı gözaltına alıp işkenceli sorgulardan geçiren, binlerce genci askeri mahkemelerde ağır cezalara çarptıran, yüzlerce ölümün dolaysız faili 12 Eylül rejiminin yargılanması fikri, "yenilenme, ancak kurbanın cellatla hesaplaşması halinde mümkündür" inancının dolaysız ürünüydü.

Öyle ya, Nürnberg Mahkemesi olmasaydı Naziler'in insanlığa yaşattığı acıları bu kadar ayrıntısıyla öğrenmemiz mümkün olabilir miydi? Vietnam Savaşı sonrasında (ünlü filozof Bertrand Russel'in önerisiyle) Russel Mahkemeleri kurulmasaydı ABD'nin savaş suçları unutulup gitmez miydi? Basso Mahkemeleri olmasaydı, El Salvador'dan Guetamala'ya, Filipinler'den Zaire'ye kadar bir çok ülkede insanlığa karşı işlenen suçlar kolaylıkla hasır altı edilmez miydi?

Avrupa'da çok sayıda sivil örgütün çağrısıyla toplanan '12 Eylül Rejimine Karşı Uluslararası Mahkeme'nin gerçek mağdurların tanıklığı altında gerçekleştirdiği yargılama sonucunda, aralarında Nikaragua Kültür Bakanı Ernesto Kardenal, Alman yazar Karalo Bloch, Alman Profesör Norman Paech, Alman Yeşil Milletvekili Ellen Olms, Avrupa Parlamentosu'ndan Belçikalı Parlamenter Jef Ulburghs gibi isimlerin de bulunduğu 18 kişilik jüri hükmünü tüm dünyaya ilan etti: "Halkın üzerine bütün ağırlığıyla çöken 12 Eylül politikaları, adaleti ve hukuku iptal edilmelidir."
Mahkemenin yapıldığı Wolkenburg Oteli'nin konferans salonunda alkışlarla karşılanan bu karar, Türkiye'de yetkililer ve medya tarafından "Avrupa'da faaliyet gösteren hainlerin uyduruk mahkemesinin uyduruk kararı" diye nitelendiriliyordu.

 

15 yıl sonra yeniden

Dr. Gazi Çağlar, 1988'de oluşturulan 12 Eylül rejimine karşı uluslararası mahkemenin belgelerini '12 Eylül Yargılanıyor' adlı kitapta topladı. Çağlar 15 yıl sonra gerçekleştirdiği bu çalışmadaki amacını, "toplumsal hafızanın oluşumuna katkı" diye özetledi. Dr. Çağlar'a göre, bütün dünyadaki diktatörlerin er ya da geç sanık sandalyesine oturtulmasına karşın Türkiye bu konuda istisna teşkil ediyor: "Bazı istisnalar, bir ülkenin adının olumlu anılmasını sağlar. Türkiye'nin bu konuda istisna teşkil etmesi ise, ülkenin demokrasi tarihi için bir utanç belgesidir."

Almanya'da yaşayan Dr. Gazi Çağlar, aradan geçen 23 yıla karşın 12 Eylül ve cuntacıların yargılanmasının Türkiye'deki demokrasi ve özgürlük mücadelesi açısından büyük önem taşıdığı inancında.

 

'Türkiye'de yankı bulmadı'

 

12 Eylül'e Karşı Uluslararası Mahkeme sizce amacına ulaşmış bir girişim midir?
12 Eylül'e Karşı Uluslararası Mahkeme Avrupa açısından bakıldığında kısmen de olsa hedeflerine ulaşmış bir girişimdir. Avrupa'da demokratik kamuoyu, Türkiye'nin demokrasiye geçtiği doğrultusundaki propagandaların en yoğun olduğu bir dönemde rejimin gerçek oluşumu ve uygulamaları konusunda bilgilendirilmiştir. Avrupa ülkelerinin egemen politikaları etkilenmiş, kendi kamuoylarına yönelik zaman zaman hesap vermek zorunda kalmışlardır. Türkiye, Avrupa'da attığı her adımda 12 Eylül döneminin hesabını vermek zorunda kalmıştır. Bugün dahi bu çalışmaların devletin Avrupa'daki lobi faaliyetlerini etkileyici sonuçları kısmen izlenebilir. Fakat Türkiye'de Uluslararası Mahkeme'nin ciddi bir yankı bulduğu söylenemez. Türkiye'de 12 Eylül Rejimi'ni yargılamak üzere bir girişimin oluşmaması, bu girişimin her türlü baskıyı da göze alarak cesaretli bir şekilde 12 Eylül'ü ve sorumlularını yargılama konusunda adım atmamış oluşu, ülke içerisinde ciddi bir sonuç yaratmadığının en iyi belirtisidir. Türkiye'de 12 Eylül mağdurlarının milyonlara ulaşan sayısı ile, cuntacılardan ortak hesap sormak için attıkları adımlar arasında korkunç bir ters orantı vardır.

 

'Kanayan yara hatırlanır'


Türkiye'de yıllardır sık sık dile getirilen '12 Eylül toplumun hafızasını yok etti' önermesi hakkında ne düşünüyorsunuz. Hafıza yok edilir bir şey midir?'
12 Eylül'ün toplumun hafızasını yok ettiği önermesi, acıları ve dökülen kanı ciddiye alan, doğru okuyan bir önermedir. Hafıza, ilk önce somut insan ile canlı özne ile mevcuttur. 12 Eylül, sayısız insanın, yani hafıza oluşturucusu ve taşıyıcısı insanın öldürülmesine ve ölmesine sebep olmuştur. Bu yönüyle toplumsal hafızanın zayıflatılmasını, tarihin canlı tanıklarının budanmasını hedeflemiştir. Ancak toplumsal hafıza tamamen yok edilemez. Toplumsal hafızanın yok edildiği düşünülen parçaları, tabiri caizse bir yara olarak kanamaya devam ederler. Kanayan yaralar ise, kendilerini hatırlatırlar, tarihten zor yoluyla silinmek istenenlerin negatif hafızasını oluştururlar. Tüm 12 Eylül mağdurları kavramalıdır: 12 Eylül rejimini yargılama mücadelesi, öncelikle öz hafızanın kazanılma sürecidir. Geleceği kazanmak, geçmişin yetkin bir şekilde toplumsallaştırılıp kazanılması ile oluşturulabilir.

 

'12 Eylül yargılanmalı'

Demokrasinin ülkede gerçek kılınması için geçmişe sünger çekmemek esas olduğuna göre, ne yapmalı?
Bu sorunun gerçek cevabını, ancak Türkiye'de toplumsal hafızanın egemen olmayan yönlerine hitap edenler bulabilirler. Ama 12 Eylül Rejimine Karşı Uluslararası Mahkeme'yi, Türkiye'de tüm mağdurları örgütleyici ve şahit olarak katarak tekrarlamak, prensip olarak neden mümkün olmasın? Şu veya bu oluşumun değil, şu veya bu çevrenin değil, Türkiye ezilenlerinin tüm mağduriyetlerini tematize edecekleri, her acının gündeme getirilip komisyonlarda görüşülebileceği bir toplumsal kampanya olarak bir yargılama süreci neden mümkün olmasın? Kendi tarihini sorgulamayı bilmeyenler, onu tekrarlamaya mecburdurlar. Türkiye'nin 12 Eylül dönemi, insanlık vicdanı açısından sorgulanması gereken karanlık bir dönemdir.

Böyle buyurdu cunta

Haldun Özen, 'Entelektüelin Dramı'nda 12 Eylül döneminde 1402'liklerin mücadelesinin nasıl zorlu olduğunu ve kazanımların nasıl adım adım elde edildiğini ortaya koydu

 

12.04.2002

12 Eylül... Emirin demiri kestiği, hayata  dair tüm zenginliklerin zifiri karanlığa feda edildiği günler... Cunta ilan edileli tam bir hafta olmuş, darbeyi yapanların dışında herkesin şaşkın olduğu, minareyi çalanın kılıfını uydurmaya çalıştığı günler... Anayasa, yasalar 12 Eylülcülere bol geliyor; 'bünyeye uyacağı'na hükmedilen yeni yasaların kapalı kapılar ardında acel tecel hazırlandığı günler...

Toplantının geçtiği yer; yasama, yürütme ve yargının tüm gücünü tek elde toplayan Milli Güvenlik Konseyi. Başkan "Efendim" diye söze başlıyor: "Şimdi gündemimize göre 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu'nun Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesine ve Bazı Hükümler Eklenmesine Dair Kanun Tasarısı'nın görüşülmesine geçeceğiz."

MGK Genel Sekreteri Haydar Saltık'ın gizli oturum önerisi oybirliğiyle kabul ediliyor. Kapalı oturumun ardından ülkenin kaderine hükmeden beş general, binlerce kamu çalışanı hakkında ülke ölçeğinde yıllar boyu yürütülecek olan büyük cadı avının başlangıç atışını yapıyorlar:

"1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunun 2'inci maddesine aşağıdaki şekilde bir fıkra eklenmiştir. Sıkıyönetim komutanlarının bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı

görülen veya hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi, yerel yönetimde çalışanların görevden uzaklaştırılması veya işlerine son verilmesi hakkındaki istemleri ilgili kurum ve organlarca derhal yerine getirilir."

Bu kararın ardından hızla dönmeye başlayan çark, dişlileri arasında kamu çalışanlarını binlerle öğütmeye başlıyor. Önce hakkında soruşturma açılmış olanlar birer 'sarı zarf'la görevlerinden uzaklaştırıldılar. Ardından herhangi bir derneğin faaliyetlerine kıyısından köşesinden de olsa bulaşmış olanlar birer ikişer gönderildi. Hepsi bitince sıra bu kez cuntaya şakşakçılık yapmadığı için göze batanlara geldi.

 

Cunta erken davrandı

Haldun Özen'in kaleme aldığı ve 1402'liklerin yaşadıklarını bütün boyutlarıyla işleyen 'Entelektüel'in Dramı' adlı kitapta, Prof. Dr. Cevat Geray, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde görevden alınan Prof. Dr. Tuncer Bulutay'ın öyküsünü şöyle anlatıyor: "3 Şubat 1983 Perşembe günü, tam zamanlı olarak yaşamını Fakültemizdeki akademik çalışmalarına adayan, yönetim kurulunda olsun olmasın herhangi bir anarşik olay çıktığında her zaman dekanlığın yanında yer alan değerli öğretim üyesi Prof. Dr. Tuncer Bulutay'ın görevine son verilmişti. Buna ilişkin sarı zarfı aldığında beni telefonla arayan Bulutay'ın hemen odasına gittim. (...) Tuncer'in ayrılması üzerine artık benim fakültedeki görevimi sürdürmem anlamsızlaşmıştı."

SBF'nin eski dekanlarından Prof. Geray, Prof. Bulutay'ın bir sarı zarf ile işine son verilmesi üzerine istifa etmeyi düşünmekte ve bu konuda arkadaşlarıyla tartışmaktadır. Çok değil aradan sadece 5 gün geçmiştir. Prof. Geray, 8 Şubat 1983'te sarı renkli bir zarf alır. Prof. Bulutay'a gönderilene siyam ikizi kadar benzeyen bu zarfın içinden Rektör Tarık Somer imzalı bir mektup çıkar. Kısacık mektupta yer alan cümleler aynen şöyledir:

"Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nın 07. 02.1983 tarihli yazılarına uyularak 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu'nun 2301 ve 2766 sayılı kanunla değişik 2. Maddesi gereğince görevinize son verilmiştir. Bilgilerinizi saygı ile rica ederim."

Cevat Geray yakın arkadaşı Tuncer Bulutay'a yapılan haksızlığa karşı istifa etmeyi düşünürken 12 Eylülcüler erken davranıp Geray'ın işine son verdiler. Haldun Özen de 12 Eylül döneminde Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyeliği görevini sürdürürken tanık olduğu kıyımı içine sindiremeyenlerden. Bu politikayı protesto etmek amacıyla Nisan 1983'te görevinden istifa etti. Özen istifa etmekle kalmadı, sonraki yaşamını da neredeyse 1402'li sayılı yasaya karşı mücadeleye adadı.

--------------------------------------------------------------------------------

 

'İstifa etmek doğruydu'


1983'te 1402 sayılı yasaya göre öğretim üyelerinin işten çıkarılmasını protesto etmek amacıyla istifa ettiniz. Bugünden baktığınızda, 'evet bu tavrım doğruydu, bugün de olsa aynısını yapardım' diyor musunuz?

Yerinde kalarak tavır almak mümkündü. Ancak bu kısmen sonuç verecek bir şey olurdu. YÖK idaresi halen devam ettiği için kolayca tahmin edebilirsiniz ki, içeride kalmanın pratik bir faydası yoktu. Bugün de aynı durumla karşı karşıya kalsam tavrım istifa etmek şeklinde olur. Yakın çalışma arkadaşlarımın çoğu üzülmekle yetindiler. Önceleri yaptığım istifanın bir protesto tavrı olduğunu bile anlamadılar. Ancak zamanla yaşananların ağırlığı hepsini kuşattıktan sonra tavrıma hak vermeye başladılar.

1402 sayılı yasayı değiştirip binlerce memurun görevine son veren 12 Eylül cuntasının sizce asıl varmak istediği hedef neydi?

Bunlar okumuş yazmış insanları korkutmak istiyorlar, resmi ideolojiyi yaşatmak ve egemen kılmak için gayret gösteriyorlardı. Hedeflerine de büyük ölçüde ulaştıklarını söyleyebiliriz. Bugün yaşadığımız sonuçlar ortadadır. Devamlı yeni kadroları devreye soktular ve kazana kazana gidiyorlar. Ancak diğer yandan yazdığım bu kitap gösteriyor ki, 1402'likler de mücadelelerinde başarılı oldular. Zaten kalıcı bir kazanım elde edildiği için 'Entelektüel'in Dramı'nı yazdım.

Çok fazla 1402 mağduruyla karşılaştınız, onlarla dertleştiniz. Bunların arasında hiç unutamadığınız oldu mu?

1402 sayılı yasadan mağdur olan 500 kişiyle anket çalışması yaptım. Kitapta yer alan örneklerin büyük çoğunluğu bu anketin sonuçlarına dayanmaktadır. Ama mağdurlar arasında sokakta tabla üzerinde sebze satan 1402 öğretmen beni hâlâ çok etkiler.

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Mağdurlar anlatıyor


'Entellektüel'in Dramı'nda mağdurların anlatımları var. Bugün belki okura hikâye gibi gelebilecek olan bütün bu olaylar 12 Eylül dönemi boyunca binlerce insanın yaşamının akışını dolaysız olarak belirledi. Çoğu sadece işlerini kaybetmekle kalmadılar. Asla peşlerini bırakmayan güvenlik soruşturmaları başka işlerde çalışmalarının da önünde engel oluşturdu. İşte bunlardan birkaçı:

G. Dündar ana sınıfı öğretmeni. Suçu 4 - 6 yaş grubunda olan öğrencilerine komünizm propagandası yapmak. Anlatıyor: "Bana gösterdikleri evrakta 13 - 14 öğretmen daha  vardı. Bunların hepsini de bu suçtan suçluyorlardı. 'Seni biz görevden almadık, sen daire amirinin onayı ile görevinden alınmışsın' dediler."

A. Eken'in görevden alınması ise katmerli; önce valilikçe 657 sayılı yasanın 138. Maddesine dayanılarak görevden uzaklaştırma, arkasından sıkıyönetim talimatı üzerine Milli Eğitim Bakanı onayıyla göreve son verme. Görevden alındıktan 3 yıl sonra yargılanması bitiyor, aklanıyor. 23.06.1987 tarihli dilekçesinde "Görevime iade edilmem için yasal hiçbir engel yoktur.
Göreve iade işlemlerinin yapılmasını arz ederim" diyorsa da dinleyen yok.

H. Erdoğan da TÖB - DER'li öğretmenlerden. İşsiz ve çaresiz kalınca öğretmenliğe yakın bulduğu bir işi yapmak ister. Kasabada Milli Eğitim Bakanlığı'nın kitaplarını atma işi aklına gelir. Başvurur. Yanıt şaşırtıcıdır:  "Bakanlığımız yayınlarının satıcılığını üstlenmeniz makamımızca ve il makamınca sakıncalı görüldüğünden bu isteğiniz yerine getirilememiştir."

H. Karadeniz öğretmen ve müdür yardımcısı. 1402 sayılı yasaya göre görevine son verildi. Danıştay 5. Dairesi'nin 5.3.1981 tarihli 80/5883 E. Sayılı kararı üzerine 14.9.1981 tarihinde göreve başlatıldı. Aynı gün Ordu iline atandı. 3 yıl boyunca çeşitli dilekçeler yazdı. Aynı yanıtları aldı: Bakanlık oluru vardı, başka yere atanamazdı. Sonunda, hakkında Ege ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığının "Ege bölgesine giremez" kararı bulunduğunu öğrenebildi. Sıkıyönetim Komutanlığına başvurdu. Sakıncası kaldırıldı. Ayrıldığının ancak dördüncü yılında İzmir'e ayak basabildi.

ABD'de Moli Almanya'da Ali

William M. Adler'in yazdığı ve Aykırı Yayıncılık'ın Güncel dizisinden çıkan "Mollie'nin İşi", küresel planda "muhkem" yapısını her defasında kan ile tescil ettiğine tanık olduğumuz dünyanın yüce efendisi ABD'deki kapitalist gelişimi, küreselleşmeyi ve bunun farklı merhalelerinin alt sınıflarda yarattığı sarsıntıları çarpıcı bir dille anlatıyor.

 

 

01.05.2003

Sermayenin küresel dolaşımının abc'si tam da böyle bir şey olsa gerek: Nerede örgütsüz ve ucuz iş gücü, nerede yatırım ayrıcalıkları varsa sermaye de yüzünü oraya dönüyor. Gittiği yerde istihdam olanakları yaratan, sokaktaki insanın gündelik yaşam koşullarını görece olarak moderniteye entegre eden sermayenin, ayrıcalıkların azalmasına ise hiç tahammülü yok. Çoğunlukla demonte olan fabrikalarını bir gece içinde sökerek o ülkeyi göz açıp kapayıncaya kadar terk edebileceklerini, aba altında saklanan sopa misali zaman zaman göstermeyi de ihmal etmiyorlar. Bu küçük gösteri, ne yazıktır ki artık "hayrın ve şerrin" sermayeden geldiğine inanan yığınlarda dayanılmaz bir yıkım etkisi doğuruyor. Muktedirler, yaşattıkları bu yıkımlar sayesinde modernitenin ne menem bir şey olduğunu ibreti alem için, üstelik karşılığında herhangi bir ücret de beklemeden (!) herkese öğretiyor.

William M. Adler'in yazdığı ve Aykırı Yayıncılık'ın Güncel dizisinden çıkan "Mollie'nin İşi", küresel planda "muhkem" yapısını her defasında kan ile tescil ettiğine tanık olduğumuz dünyanın yüce efendisi ABD'deki kapitalist gelişimi, küreselleşmeyi ve bunun farklı merhalelerinin alt sınıflarda yarattığı sarsıntıları çarpıcı bir dille anlatıyor.

Fonda ise, ışıl ışıl parıldayan ve bu nedenle dışı herkesin gözünü alıp bilincini absorbe eden Amerikan toplumunun, karanlık yüzü var: Ülkenin asli unsuru olduğuna ikna edilmiş olan Anglo Amerikanları, rüzgarıyla bir yelken gibi şişiren ku klux klan ırkçılığı; son derece ucuz olduğu için siyahların iş gücüne yönelen sermayedarların sahte "anti racism"i; kapitalizmin ideolojisi ve dininin paradan ibaret olduğu gerçeği; mafya denetiminde büyüyen ve sonradan tümden mafyalaşan Amerikan sendikacılığı; saat ücretlerinde bir çocuğun bile kolaylıkla gözlemleyebileceği düşüş eğilimi; sanki uhrevi bir güç tarafından çok fazla çalışarak zenginleri daha da zengin etmekle görevlendirilmiş olan siyah, beyaz, sarı her renkten işçilerin daha yolun başında tükenen yaşamları... İşte tüm bunlar, yani yemyeşil dolarların arkasında yazılı olanlar anlatılıyor.

 

Fırsatlar ülkesi mi?

 

"1940'larda ABD'nin kuzeyinde, New Jersey'deki Paterson'da kurulan bir floresan balastı fabrikası 1960'larda güneye, Mississipi'nin Simpson kenti yakınlarına, 1990'ların sonunda ise daha da güneye, Meksika'nın Matamaros kentine taşınırken kapitalizmin küreselleşme sürecinin gerektirdiği adımları atmakta, işveren kararını maksimize etmek için böylesi bir güzergahı izlemek ihtiyacını duymaktadır. 1940'lardan 2000'lere uzanan bir zaman dilimi içinde daha ucuz, daha uysal ve dolayısıyla daha örgütsüz bir işgücü arayışının ortaya çıkardığı bu taşınma güzergahı Mollie James'in işini önce Dorothy Carter'a ardından da Balbina Duque'e devredecektir. Paterson'da zor bela varolan sendikal örgütlenmenin Simspson'da da olabilmesi için daha çok zaman ve çaba gerekecektir. Bu arada sendikal örgütlenme 'maliyet artışı' anlamına geldiği için de ortaya çıkmasıyla birlikte işveren soluğu sınırın öte yanındaki 'serbest bölge' Matamoros'ta almakta gecikmeyecektir"

 

Sermayenin kıblesi

 

Sermayenin serbest dolaşımı diye adlandırılan bu süreçte, mazlum ülke oligarşilerinin gelmesini dört gözle bekledikleri, beklerken de kalkınmanın ve ilerlemenin olmazsa olmaz koşulu olarak gösterdikleri yabancı sermayenin kıblesini hiç de karmaşık kurallar tayin etmiyor. Ayrıcalıklar nerede daha fazlaysa, nerede bedava arazi, özel yasalar, ucuz hammadde, örgütsüz, sendikasız ve bir lokma bir hırka fiyatına olan işgücü kombinasyonu altın bir tepsi içinde sunuluyorsa, sermaye de o yöne meylediyor. Bu, pis suların kubura yönelmesindeki kaçınılmazlık kadar böyle.

 

Dünyayı saran zincir

 

ABD'de Mollie'nin yaşadıkları, biraz farklı biçimde de olsa bu ülkenin topraklarında yaşayan yüzlerce aile tarafından da çok iyi tanınıyor. Almanya'nın Köln kentinde sigara makinaları üreten Körber şirketine ait dev fabrikanın onyedi işyeri temsilcilerinden biri olan 25 yaşlarındaki Türk işçi Ali, üçüncü kuşak diye adlandırılan Almancılardan. Burnundan soluyarak konuşuyor: "Fabrikayı parça parça Bulgaristan'a taşıyorlar. Ucuz işgücünü bulunca bize hemen sırtlarını döndüler. Arkadaşlar maalesef hepimizi büyük bir işsizlik bekliyor." 

Ali, fabrikanın konferans salonunda ateşli ateşli konuşurken sözleri hem Alman hem de Türk işçilerin alkışlarıyla kesiliyor. Kuvvetle muhtemel ki o an, 1960'lı yılların başında bu ülkeye gelen ve en düşük ücretlerle en berbat işlerde çalıştırılan birinci kuşak Almancıların yaşadıkları, oradaki işçilerin hiçbirinin aklına gelmiyor.

Oysa tam 40 yıl önce Almanya'ya akın edenlerin her ücrete razı ve her işe talip olmaları Alman büyük burjuvazisini son derece mutlu etse de, giderek ülkeyi kalabalıklaştıran yabancı işçilerin aşağı tabakalarda karanfillerle karşılandıklarını söylemek zor olacak. Ve bu nedenle artık Almanya'da duvarlarda sık sık görülen "Turken raus" sloganının Türkçeye çevirisi pekala şöyle de okunabilirdi: "Geldiniz ve bizi işimizden ettiniz. O halde bunun sonuçlarına katlanacaksınız!" Şimdi Bulgar işçilere karşı birlikte dişlerini gıcırdatanların babaları ve dedelerinin, daha düne kadar birbirlerine diş gıcırdatmakta oluşu, tarihin trajik terrürünü anlatıyor olsa gerek.

 

Bu bir fasit daire

 

Hikayeyi merakımızı yenemeyip sonundan okumaya başlasaydık eğer, yaşananların tümünün hemen her yerde kendisini tekrar eden, fasit bir dairesel döngüden ibaret olduğunu anlayabilecektik. Ama hayatın kendisi hep baştan sona doğru ilerliyor ve bu yüzden hikayeyi yaşayarak öğrenmenin dayanılmaz ağırlığından kimseler kaçamıyor:

Hızla büyüyen ama açılan istihdamı kapatamayan Almanya, Türkiye'den Mehmet'i davet ederek kötü ve ucuz işlerde çalıştırdı. Mehmet, bir yandan sesi çıkmadan posası çıkarken, diğer yandan gözlerini dört açarak oğlu Hüseyin'in kendi çektiklerini çekmemesi için yemin etti. Mehmet'in oğlu Hüseyin, ucuz işgücü olmayı reddederek Hans'ın işine talip olunca kızılca kıyamet koptu. Hüseyin'in oğlu Ali ise diğerlerine göre daha şanslıydı. O Alman mıydı Türk müydü? O üçüncü kuşaktı. Şimdi Alman işçi arkadaşlarıyla birlikte Bulgar İvan'ın ekmeğini elinden alacağı günü bekmekte. Aynı "Mollie'nin işi"ni Dorothy Carter'a, Dorothy Carter'ın da işini Balbina Duque'e kaptıracağı günü beklediği gibi...

 

*************

 

Mollie'nin işi

William M. Adler

Türçesi: Filiz Orman

Aykırı Yayıncılık 

375 sayfa

Küba'da tuvalden podyuma sanat ve moda


Küba'da gerçekleşen Art y Moda (Sanat ve Moda) defilesinde tablolardan podyuma yansıyan parıltıyı izledik. Devlet öncülüğüyle sanatçılar tekstil pazarına girmiş. Artık uluslararası koleksiyonlarda adlarını duyuruyorlar

 

Küba'da resim sanatı modaya da ilham veriyor


29.05.2004
"Bu ülkenin modası Che Guevara baskılı penyelerden ibaret." Kuvvetle muhtemel Küba'yı gezen bütün turistlerin ortak yargısı böyledir. Bazılarının üzerinde Hasta Siempre (Sonsuza Kadar) yazısı, bazılarının üzerinde de Che imzası bulunan rengârenk tişörtlerin satıldığı tezgâhların çokluğu, neredeyse turistlerin Küba'ya ilişkin bu yargısını haklı çıkaracak. Küba yurttaşları, 1 Mayıs gibi özel günlerin dışında Che baskılı tişörtleri pek giymiyor. Yine de Havana sokaklarında Che baskılı tişört giyen ve yıldızlı bere takan çok sayıda kişiye rastlamanız mümkün. Doğru bildiniz, bunların neredeyse tamamı turist.

Küba yurttaşlarının gündelik hayatlarındaki giysileri son derece rahat ve temiz. Caddelerde beyaz ve canlı renkler ağırlıkta. Kadınlar çok bakımlı ve görünüşleri aldatmıyorsa eğer, giyim konusunda kendilerini asla sınırlamıyorlar. Ama kendi ülkelerindeki modaya ilişkin yaklaşımları biraz kötümser: "Moda denilen bir şey varsa bile o hiçbir şekilde Küba'ya uğramamıştır."

Kübalı kadınlar kendi ülkelerinin modasına pek prim vermeme eğiliminde olsa da, defile salonlarından yansıyan renk ve ışık cümbüşü, onları yalanlamaya ant içmiş gibi.

Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen Cuba 2004 Turizm Konvansiyonu'nun etkinlikleri arasındaki Arte y Moda (Sanat ve Moda) defilesi, resim sanatıyla modanın yan yana getirildiğinde, usta ellerde nasıl muhteşem bir renk armonisi elde edilebileceğini gösterdi.

Organizatörlüğünü, Küba'nın ünlü desinatörlerini bir araya getiren Rafael H.Mendez Gonzalez ile yardımcısı Sussete Martinez Montero'nun üstlendiği defile, Havana'ya 144 kilometre uzaklıktaki tatil cenneti Varedero'da, Bahia Principe otelinin büyük salonunda düzenlendi. Defilede 1930'lardan günümüze Kübalı ressamların tablolarında yer alan giysili kadınların podyumda salınışını, tasarımcıların resim sanatından nasıl ilham aldıklarına tanık olduk. İzleyicilerin büyük keyif aldığı Arte y Moda gösterisinin bir de bonusu vardı: Gösterimin yapıldığı salonun girişinde, çok eski tarihlerden bugüne kadar taşınmış olan yüz ve vücut boyama sanatına ilişkin başarılı bir canlı performans sergilendi.

Sanat tekstil iç içe


Artistik amaçlar dışında sanatsal eserleri objelerle yansıtma hareketi Küba'da özellikle son 30 yıldır giderek artan bir sıklıkta görülüyor. 1974 yılında Latin Amerika Görsel Sanatlar Forumu tarafından Casa de las Americas kuruldu: On ressam, Ariguanabo tekstil firması için mendil desenleri çizmeye başladı. Bu ilk girişimin başarılı sonuçlar vermesi, sanatın modaya olan yakınlığının artmasında etkili oldu. Ama tüm girişimler arasında Telarte'nin ayrı bir yeri var. Kültür Bakanlığı Görsel Sanatlar ve Tasarım Bölümü tarafından hayata geçirilen Telarte projesi, Kübalı ressam, tasarımcı ve sanatkarları tekstil ürünleri pazarına dahil ederek, ihraç edilen ürünlerin estetik değerini artırmayı amaçlıyordu. Portocarrero, Mariano, Adelaida Herrera, Fayad Jamis, Leandro Soto, Sandra Ceballos, Frometa, Carol ve Tomas Sanchez, Nelson Domonguez ve Mendive,

eserlerinin tekstil ürünlerine dönüştüğünü gören sanatçılardan bazıları. Telarte, Kübalı sanatçıların sınırları aşmasında da önemli bir işlev yüklendi. Bazı uluslararası tasarımcılar, koleksiyonlarında Kübalı sanatçıların eserlerine yer verdiler.

 

--------------------------------------------------------------------------------

MODA İLE RESMİN ÖZEL İLİŞKİSİ


Moda ile resim sanatının ortak mazisi milattan önceki tarihlere kadar uzanıyor. Uzun elbiseler içindeki kadınları gösteren ilk resimler M.Ö. 6 bin yılında Lerida'da (Katalanya) bir mağarada bulundu, M.S. 1600'de Sicilya'da benzer resimlere rastlandı. Moda ve resim arasındaki bu özel ilişki, 19. yüzyılın başında, hiçbir zaman bütünüyle resmin yerini alamasa da fotoğraf sanatının resmin alanına girmeye başladığı tarihlere kadar devam etti.

Rönesansın ünlü sanatçısı Michelangelo, 1506'da Papa II. Julius tarafından Vatikan'ın yeni ordusunun üniformalarını çizmekle görevlendirildi. Ünlü ressam Tiziano'nun öğrencisi Cesare Veccellio 1589'da Avrupa modasını tanıtan bir kitapçık hazırladı.

1857'de Charles Frederick Worth'un Paris'te ilk modaevini açarak haute couture modaevlerinin temelini atması, resim dünyasında etkisini gösterdi. Neo ekspresyonist George Seurat'nın yanı sıra Manet'nin eserlerinde de modanın ayak izleri görüldü.

Çelişkilerin, savaşların, devrimlerin yüzyılı olan 20. yüzyıla gelindiğinde ise o dönemin en önemli Fransız tasarımcısı olan Paul Poiret, modada devrim yaptı: Poiret, ilhamını post empresyonist ressam Paul Gaugin'den alıyordu. Moda tasarımcısı Gabrielle Channel, Dali ile birlikte çalıştı, kıyafetlerini tasarlarken Boticelli'den esinlendi. Günümüzde ise Jean Paul Gaultier, Issey Miyake ve Yohji Yamamoto sanat dünyasıyla yoğun alışverişte bulundukları bilinen önemli tasarımcılar. 

Karıştır – barıştır!

 

 

 

Yaşar Kemal

 

 

“Karıştır-barıştır...” 12 Eylül’ün ilk günlerinde önünde duran her yükseltiyi, tank, top, tüfek ile yerle yeksan etmeyi, önünde dikilen her başı, cop, kalas, postal, askı, falaka ve elektrik ile eğdirmeyi temel politikası sayan; aralarındaki ideolojik birliği işkence ve zulümde yakalamış generallerin cezaevi politikasının adıydı bu. Katliamcı faşistlerle devrimcileri aynı hücrelere ya da aynı koğuşlara koyuyorlar, aralarına kan girmiş bu insanları birlikte yaşamaya zorluyorlardı. İstanbul ve Anadolu’nun pek çok cezaevinde, daha ilk günden kopan kızılca kıyametin neticesinde bu politika pek tutunamadı. Ama “karıştır-barıştır” politikasını hayata geçirdikleri cezaevleri de oldu ki, buralardaki başarının asıl dayanağı, işkence ve zulüm politikaları sonucunda insanların kendi değerlerine arkalarını dönmüş oldukları gerçeğiydi.

 

Oysa ‘barış’ işkence ve zorbalıkla  birlikte anılmayacak kadar yüksek bir değer. İnsanın kendisiyle, toplumun kendi içinde ve nihayet toplumların kendi aralarında barış içinde yaşamasından daha büyük zenginlik olabilir mi? Ama diğer yandan insanı kendi kendisiyle ömür boyu yenemeyeceği bir savaşın içine yuvarlayan; dahası müebbet mahkum olduğu bu gayyada boğulmak dışında başka bir seçenek bırakmayan; boyun eğmişliğin ürünü sahte bir barışın; yani böylesi iğdiş olmuşluğun kime ne faydası var?

 

Türkiye’de bir süredir Kürt sorunu ekseninde sürdürülen barış tartışmalarını işte bir de bu gözle değerlendirmek mümkün. Yani, bir yanda konferanslar, yürüyüşler, imza kampanyaları düzenlenirken ortaya atılan ‘barış’ kavramı ile diğer tarafta 12 Eylül’den bu yana asla değişmediği kesin olan, cezaevlerindeki “karıştır-barıştır” mantığının benzeri; tutsak eden, boyun eğdiren, değerleri ayaklar altına alan ‘barış’ arasındaki geniş açıya bakarak...

 

Belli ki bu uzlaşmazlığın herkes farkında. Ve bunun tezahürü olarak da ‘barış’ kavramı her geçen gün daha fazla pusun içine gömülmekle kalmıyor, aynı zamanda temelsizleşip içi boşalıyor.

 

O yüzden karşı taraf nasıl bakarsa baksın, bu taraftan verilebilecek, hayli alkışlandığı için kabul gördüğüne hiç kuşku duyulmayan, çarpıcı bir örneğe değinmekte yarar var; belki deformasyonun vardığı boyutu tarif etmekte yardımcı olur...

 

13 Ocak’ta Ankara’da düzenlenen “Türkiye barışını arıyor” adlı konferansın açılış konuşmasını yapan yazar Yaşar Kemal’in, hayli alkışlanan ve Türk milliyetçiliğini yerden yere vurmasıyla gerçekten de övgüye değer konuşmasındaki şu cümleler gözlerden kaçtı. Yaşar Kemal konuşmasının başlarında şöyle diyordu:

“Avrupa gittikçe üç büyük savaşın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor. Kurtulacaktır. Bu kadar çaba boşuna gidecek değil. Avrupa Birliği boşuna kurulmadı. Ölümsüz barışlar için, kültürlerin birbirlerini aşılaması, birbirlerini beslemesi için kuruldu, savaşsız mutlu bir dünya olsun diye kuruldu. Barışa, güzelliğe, insana saygıya, insanın insanı aşağılamaması, sömürmemesine yollar açmak için kuruldu. Bu söylediklerim bir temenni değil, Avrupa Birliği'nin kurulmasının başlıca sebebi barıştır.”

 

Yaşar Kemal’in Avrupa Birliği’nin bir barış projesi olduğuna gerçekten inandığını düşünmek safdillik olur. Aksi, dünyanın halleriyle hayli haşır neşir olan bu büyük ustanın halkları teslim almak amacıyla kurulması planlanan Avrupa Ordusu projesinden habersiz olduğunu, Irak’ın işgalinde ABD’nin en temel müttefiklerinin başta İngiltere olmak üzere yine AB ülkelerinin içinden çıktığı gerçeğini bilmediğini, AB üyesi Fransa’nın 2002’de Fildişi sahillerini bombalamasını hiç duymadığını.. işte tüm bunları düşünmemizi beraberinde getirir.

 

Hayır Yaşar Kemal hepsini biliyor ve sorun da zaten buradadır. Yaşar Kemal, dünya halklarına boyun eğdirmek, dünyanın zenginliklerini yağmalamak için kurulmuş Avrupa Birliği’ni, bir barış projesi olarak tanımlıyor ki, işte asıl tehlike..

 

Barış kavramının iğdiş olduğunu söylemiştik, tekrarlayalım.

 

Barış kavramı iğdiş olmuştur. Ama yalnızca AB, bir barış projesiymiş gibi sunulduğu için değil; ürettiği söylemle halk hikmetinden uzaklaştığı, onun gücüne inanmadığı; bir satranç tahtası gibi algıladığı yerkürede barışa ancak büyük devletlerin baskıları sonucunda kavuşulacağını vaaz ettiği; barışın ya AB ya da ABD eliyle tesis edilebileceğine sizi, bizi, hepimizi ikna etmeye çalıştığı; emperyalist barışı, halkların barışıyla aynı saydığı için, işte tüm bunlar için... Barışa dair düşüncesi, 12 Eylül’cü “karıştır-barıştır”dan bir adım öteye gitmemiş olan cuntacı kafaya farkında olmadan destek verdiği, Türklerin ve Kürtlerin zaten fazlasıyla karışık olan algısını daha da karıştırdığı için...

Öldür öldür öldür...

 

 

 

 

“Derin bir nefes çektim, verdim ve kafasına bir kurşun yolladım. Bir kafa: Güm! Diğer bir kafa: Güm! Tam ortadan: Güm! Bir tane daha: Güm! Göstericilerin bedenlerinin hareketsiz kaldığını fark edene dek böyle devam ettim. Karşı ateş gelmemişti. On iki el ateş etmiş olmalıydım. İki buçuk dakika kadar sürmüştü. (...) Çocuklar neşeliydi. “İyi işti”diyerek birbirlerinin arkalarını sıvazlıyorlardı ama protestocuların birkaçının kaçmayı başarmasına bozulmuşlardı. Tetik çekmeyi bırakmak istemiyordum. ‘Bundan fazlası olmalı’ diyordum içimden. Bir çay kaşığı ‘Ben ve Jerry’ dondurması yemek gibiydi. Yetmiyordu.” 

 

20 Mart 2003’te ABD ve müttefiki emperyalist güçler tarafından işgal edilen Irak’ta bir süre ‘görev’ yapmış olan çavuş Jimmy Massey, kendi ülkesinde basacak bir yayınevi bulamadığı için ilk baskısı Fransa’da gerçekleşen “öldür, öldür, öldür” adlı kitabında, silahsız protestocuların üzerinde nasıl atış talimi yaptıklarını, onların ‘terörist’ olduklarına dair hükmü bir çırpıda kurup, nasıl aynı hızla infazı gerçekleştirdiklerini işte bu cümlelerle anlatıyor.

 

Irak’ta ölümler on binlerle sayılır, aylık ya da yıllık istatistiklerle anılalı beridir, dünyanın ezici bir çoğunluğunun bu kitlesel kıyım karşısında idrak yolları da tıkanıverdi. Onların her birinin anneleri, babaları, kardeşleri, eşleri, çocukları olduğu; tıpkı ölümün sadece ecelle geldiği ülkelerde yaşayanlar gibi onların da bir dam altında oturdukları, kışın üşüyüp yazın terledikleri, acıktıkları, yoruldukları, çalıştıkları iş yerlerinde mutsuz oldukları, eşleriyle kavga ettikleri, aileleriyle birlikte sinemaya gittikleri, yeri geldiğinde kahkahalarla gülüp, üzüldüklerinde hüngür hüngür ağladıkları, yemek yedikleri... nefes aldıkları.... yani her birinin birer can taşıdığı ne de çabuk unutuldu.

 

“ABD çekilirse Irak’ta doğacak otorite boşluğu yüzünden herkes birbirine düşer, kan gövdeyi götürür” ve benzeri cümleler, gerçekte aşağılanmayı hak ederken ciddiye alınıp tartışılması bu yüzden.  Öylesine ki, insanın insanı rahatça öldürmesinin değilse de; yaşam hakkını ölümüne savunmakta gözlenen eğilimsel geri çekiliş tam da buradan besleniyor. Çünkü kan sıcak, sayılar ve istatistikler soğuktur; dünyanın vicdanı ise bir süredir buz kesmiş durumdadır.

 

Ali, Fatma, Halit, Ayşe, Aziz ya da Hüseyin’in adları, onların vurulduktan sonra kızıla kesen gömlekleri, bir yüreğin susuşu, bir ciğerin inip kalkmaktan vazgeçişi; işte bunlar ne kadar gözden kaçırılabilirse, işgalciler de sayısal verileri kabartan cinayetlerini serbestçe işlemeye devam edecekler. Üstelik bunu, ‘geri çekiliyoruz’ vaveylası ile daha uzun bir süre daha yapmaya devam edecekler.

 

Müşkül durumdaki bir insanın yaşadığı dramı gazetelerden okuyup, televizyonlardan izlerken gözleri dolan, ona yardım eli uzatmak için harekete geçen, onulmaz bir hastalığa yakalanmış bir çocuk için sokak sokak, kapı kapı yardım toplayan, yıkılan bir evin enkazının altındaki aileyi kurtarmak için canını tehlikeye atan bizler; bir ABD uçağının bombardımanı sırasında kolları kopmuş Iraklı Ali için dünya medyasıyla birlikte hüzünlenen bizler, onun yurttaşlarının yığınlar halinde, hem de büyük acılar çektirilerek öldürüldüğünü neden sıradan olaylar derekesine indiriverdik?

 

 “Büyük ulusumuzu korumak için dünyanın dört bir köşesine ölüm ve şiddet göndereceğiz” diyen Başkan Bush’un dilinin altındakileri de Irak’taki görevi ile birlikte hayatı da darmaduman olan çavuş Jimmy Massey anlatmış. Ölüm ve şiddetin ulus ötesine ihracı için gereken iki ayaklı dehşet makinelerinin nasıl sokaklardan toplandıklarını, nasıl yalanlarla, vaatlerle kandırılıp cepheye sürüldüklerini, sıradan ezik alt sınıftan gençlerin öldürerek kişiliklerinin gelişeceğine şartlanmış, psikopat birer katile dönüşme sürecini, işte bunların tümünü ‘öldür öldür öldür’de ayrıntılı bir biçimde birinci dereceden bir tanığın ağzından okumak mümkün.

 

İnsanın bugün dumura uğramış idrak yetisi, Irak’ta ve emperyalizmin postallarını değdirdiği diğer tüm topraklarda ölenleri anlamaya yetmiyorsa eğer, bir de katillerin tarafından bakmanın yararı dokunabilir. Görülecektir ki, dünya orada da zifiri karanlık. Bir halkı kurban edenlerin, gerçekte kendilerinin de birer kurban olduklarını Massey’in şu cümlelerinden daha iyi anlatabilmek mümkün müdür acaba?:

 

“Hayır, asla peşimi bırakmayacak. Bir kere deniz piyadesi olan, ebediyen deniz piyadesidir. Kerbela’dan binlerce mil uzaktayım ama savaş benimle birlikte evime geldi. Apalaş dağlarının kucağındayım ama bombalar patlamaya devam ediyor; seri makineli ateşi gece gündüz peşimde. Çiçek kokan havası çatalı batırıp yenebilecek kadar tatlı bu yerde, kömürleşmiş et kokusu burnumda. Otuz iki yaşında, eğitilmiş bir psikopat katilim. Elimden gelen tek iş, çocukları Deniz Kuvvetlerine katılmaya ikna etmek. Bir de, öldürmek. Hiçbir işte tutunamıyorum; çünkü sivilleri değersiz, zayıf karakterli, kıytırık koyunlar gibi görüyorum. Ben çoban köpeğiyim. Ben, yırtıcı bir hayvanım. Bana Donanma Köpekbalığı Jimmy derlerdi. Gözümde herkes potansiyel bir avdır. Evet sivilleri hala av gibi görüyorum. Öyle görmek için eğitildim.”

 

Sadece yıkmaya, öldürmeye ve yok etmeye programlanmış, pitbull köpekleri kadar bile duygudan yoksun bu ramboları eğitip insanlığın içine salanlar, Iraklıları, Afganları, İranlıları, Kürtleri, Kübalıları, Venezuelalıları, Kuzey Korelileri ve dünyanın ezilen tüm halklarını, kafaları uçurulacak birer ‘av gibi’ görüyorlar. Ama unutulmasın ki, yer yüzünün ezici çoğunluğunu oluşturan ve sayıları milyarlarca olan bu avı avlamaya gücü yetecek ehil bir avcı henüz anasının karnından doğmadı. Sürekli acı, dehşet ve ölüm saçarak ortalıkta gezinen bu avcı özentisi, (Chavez’in o harika betimlemesini tekrarlarsak) alkolik kovboy bozuntusunun, hem de bir daha avlanamayacak kadar büyük bir yarayla avlanması, yeryüzünün çok farklı bir yaşama gözlerini açmasının tek anahtarıdır.

Asılmayıp Beslenenler Apoletli Adalet Bizim Çocuklar Yapamadı